Ödüllü yönetmen Eylem Kaftan tartışmanın sonucunu açıkladı « MedyaPress

23 Ekim 2021 - 22:54

Ödüllü yönetmen Eylem Kaftan tartışmanın sonucunu açıkladı

Ödüllü yönetmen ve senaristlerimizden Eylem Kaftan, son günlerde Tamer Karadağlı ile Nihal Yalçın’ın tartışmalarına sahne olan 58’inci Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde ‘Bir Gün, 365 Saat’ ile iki ödül kazandı. Kaftan, Karadağlı ile Yalçın arasında yaşanan ‘konuşma süresi’ merkezli tartışmadan dolayı festivalde ödül kazanan sinemacıların başarılarının gölgede kaldığını söyledi. Eylem Kaftan, bu nedenle yılın en iyi filmi ‘Okul Tıraşı’nın, ödüle layık görülen diğer filmlerin ve sinemacıların büyük zarar gördüğünü belirtti

Son Güncelleme :

14 Ekim 2021 - 8:22

Ödüllü yönetmen Eylem Kaftan tartışmanın sonucunu açıkladı

Eylem Kaftan, felsefe öğrenimi gördüğü Boğaziçi Üniversitesi’nin sinema kulübüne üye olduktan bir süre sonra meslek değişikliğine gitti.
Mezun olduktan sonra kariyerini sinema üzerine başlatan Eylem Kaftan, Türkiye’de Ömer Kavur, Yavuz Turgul ve Barış Pirhasan‘dan dersler aldıktan sonra Kanada’ya giderek yüksek lisans yaptı.
Belgesel filmlerle bezeli yönetmenlik ve senaristlik kariyerinde kısa ve uzun metraj film çalışmaları da olan Eylem Kaftan, Türkiye ve yurt dışında birçok ödül kazandı.

Habertürk HT Stüdyo’da Mehmet Çalışkan’ın konuğu olan Eylem Kaftan, ödüllerini almak için birçok kez sahneye çıkmasından yola çıkarak Tamer Karadağlı ile Nihal Yalçın arasında yaşanan tartışmayla ilgili olarak “Siz hiç Nihal Yalçın’ın yaşadığı duruma düştünüz mü? Siz olsaydınız ne yapardınız?” şeklindeki soruya “Çok abartıldı. Bence son yılların en iyi filmi ‘Okul Tıraşı’, diğer filmler, oyuncular, yönetmenler, senaristler, görüntü yönetmenleri ve ödül kazanan herkes bu olayın gölgesinde kaldı” sözleriyle cevap verdi.

Son günlerin olayıyla başlayalım. Birçok ödül kazandınız. Bu nedenle birçok kez sahneye çıktınız. Siz hiç Nihal Yalçın’ın yaşadığı duruma düştünüz mü? Siz olsaydınız ne yapardınız?
İnsan ödül almaya çıktığında çok heyecanlanıyor. Kamera önünde çok rahat olmama rağmen sahneye çıktığımda ben de çok heyecanlanıyorum. O an geldiğinde avuç içlerim terliyor, kalbim çarpıyor, bacaklarım ve ellerim titriyor. Bir sanatçının ödül almak için sahneye çıktığı zaman yaşadığı o heyecanı anlayabiliyorum. Nihal Yalçın’ın Tamer Karadağlı’ya dönüp “Artık sus mu diyorsunuz?” demesini takdir ettim. Bir sanatçının uğruna çok emek verdiği bir çalışmasının sonucunu görmesiyle yaşadığı heyecanı anlamak lazım. Tamer Karadağlı’nın biraz daha sabır göstermesi, konuşmanın bitmesini beklemesi gerekiyordu. Ödül töreni bittikten sonra bu durumun gerginleşmesini, kutuplaşmasını ve günlerce tartışılmasını doğru bulmuyorum. Herkesin ara sıra sahnede belli ölçülerde saçmalama hakkı vardır. Çünkü insan orada çok heyecanlanıyor. Tamer Karadağlı, sabırsız davranmış olabilir ama sonrasında yaptığı açıklamaları yersiz buldum. Birbirimizi kutuplaştırmadan, bir arada olmamız gerektiğini düşünüyorum. Nihal Yalçın, ödül töreninde bence doğru olanı yaptı, “Artık sus mu diyorsunuz?”u esprili bir şekilde söyledi. Beden dili de öyle olduğunu gösteriyordu. Tamer Karadağlı’yı da bu kadar yerden yere vurmak da yersiz. Neden bu kadar kutuplaşıyoruz? Acaba fazla mı abartıyoruz? Birbirimize biraz daha hoşgörülü yaklaşsak fena mı olur? Biraz üslup problemimiz var. Sonuç olarak bu olay çok abartıldı. Bence son yılların en iyi filmi ‘Okul Tıraşı’, ‘Altın Portakal’a layık görülen diğer filmler, oyuncular, yönetmenler, senaristler, görüntü yönetmenleri ve ödül kazanan herkes bu olayın gölgesinde kaldı. Bu olayda en büyük zararı onlar gördü.

Boğaziçi Üniversitesi’nde felsefe okurken bir anda sinemaya yöneldiniz. Sinemaya yönelme fikri nasıl ortaya çıktı?
Boğaziçi Üniversitesi, sadece akademik eğitimiyle değil aynı zamanda kulüp faaliyetleriyle ve kampüs içindeki etkinlikleriyle de çok zengin bir kampüs kültürüne sahip bir üniversite. Biz de sinema  ve fotoğrafçılık kulüplerinde pek çok aktivite yapıyorduk. Benim sinema tutkumun tam anlamıyla sinema kulübünden çıktığını söyleyebilirim. O zamanlar VHS kasetle Avrupa’dan bir takım filmlerin arşivleri toplanıyordu ve bir grup sinema kulübü öğrencisi ve tutkulu sinefiller olarak İtalyan sineması, yeni gerçekçi sinema gibi yeni dalga akımının filmlerini izliyorduk. Her hafta onları tartışarak, onlar üzerine yazılar yazarak sinemayı anlama ve öğrenme çabasındaydık. Sinema tutkum böyle gelişti.

Üniversiteye girmeden önce sinemaya ilginiz var mıydı?
Üniversiteye girmeden önce sinemaya o kadar ilgim yoktu. Zaten 16 – 17 yaşındaydım. Liseden yeni çıkmış, daha yeni ergenlikte olan bir genç kızdım. Zaten hayata başladığım yer, tam anlamıyla Boğaziçi Üniversitesi oldu. Ufkumu açan sinemayla, tiyatroyla, uluslararası ilişkilerle beni tanıştıran, hayata adım attığım yer Boğaziçi Üniversitesi’dir.

Kısa film çektiniz, ardından Kanada’ya gittiniz. Orada da sinema eğitimi aldınız değil mi?
İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde Sinema Yüksek Lisans Bölümü açılmıştı, oraya birincilikle giren ilk öğrenciyim. Önce orada bir dönem okudum, sonra Kanada’da başka bir yüksek lisans bölümünden bir kabul aldım. Orada asistanlık yapmaya başladım ve o zamanlar çok değerli hocaların öğrencisi olma şansım oldu. Barış Pirhasan’dan yönetmenlik, Yavuz Turgul ve rahmetli Ömer Kavur’dan senaryo dersi almıştım. İlk yaptığım belgesel, orada ilk kez elimi kameraya dokundurduğum işim ‘Romen Berber’ belgeseliydi. Bilgi Üniversitesi Kuştepe kampüsündeydi o zaman ve karşımda Romen bir kuaför vardı, ben de onun belgeselini yaptım. İlk belgeselim odur. Barış Pirhasan’ın dersiydi ve çok da beğenmişti. Hemen oradan Kanada’ya  geçtim, Toronto’da sinema yüksek lisansına başladım.

Kariyerinize belgesel filmlerle başladınız ve çok sayıda belgesel film çekip çok fazla da ödül aldınız. Sizi belgesel film çekmeye yönlendiren ana etkenler neler oldu?
Aslında hayat bazen bir seri tesadüften oluşuyor ama o tesadüflerin arkasında da bizi neredeyse kaderimize yönlendiren hayatın kendine özgü bir takım dinamikleri var. Evet, aslında ben o dönemler belgeselci olmayı düşünmüyordum ya da o zamanlar belgesellerle ilgili çok fazla bilgim yoktu. 1990’ların sinema kültürü içerisinde sinema yapmak istiyordum ama bu çok uzak bir hayaldi. Çünkü o zamanlar çok daha zordu. İmkanlar zordu, kültür bakanlığı fonları yoktu, ben daha çok gençtim. Kanada’da sinema okumam büyük bir şans, oranın belgesel kültürü çok gelişmiş, çok fazla imkan var, belgeselcilerin önünde çok fazla kapılar açılıyor. Bugün bir sinema filminin bütçesiyle orada bir belgesel çekebiliyorsunuz. Kanada özellikle bizim gibi farklı coğrafyalardan gelmiş insanlara da kucak açıyor ve onların hikâyelerine değer veriyor. Benim için bu yolculuk deprem belgeseliyle başladı. 1999’da öğrenciyken, deprem benim çocukluğumu geçirdiğim bölgeleri vurdu, ne yapacağımı bilemedim ve o çaresizlik içinde yapabildiğim tek şey kamerayı Değirmendere, Çınarcık gibi yıkımın çok yüksek olduğu ve benim çocukluğumu geçirdiğim yerlere yöneltmekti. Daha projenin ne olduğunu bilmeden yola çıkarak yaptığım o ilk belgeselim olan ‘Bak Devlet Baba’, birkaç ödül alınca ve ben de yaparak bir şeyler öğrenince bir cesaret geldi. Onun üzerine belgeseller yapmaya başladım. Kanada’da çok önemli kurumlardan destek aldım, ‘National Film Board of Canada’ adlı kuruma ve Kanada televizyonlarına ilk belgesellerimi yaptım ve o şekilde devam ettim.

Türkiye’de durum nedir? Festivallerde belgesel filmler biraz ikinci planda kalıyor. Para ödülü bazılarında var çoğunda yok. Türkiye’de belgesel filmlere karşı ilgi ne durumda?
Ne yazık ki burada Kanada’daki gibi ortamlar yok. Aslında ülkemiz, coğrafyamız tam anlamıyla bir belgesel cenneti. İnanılmaz zengin, çatışmalı hikâyelerle ve karakterlerle dolu çok farklı coğrafyaların ve kültürlerin kesişiminde olduğumuz, çok farklı toplumsal dinamiklerimiz de olduğu için tam anlamıyla bir belgesel cenneti. Ne var ki kaynaklar biraz yetersiz, belgesele daha fazla değer verilmesi gerektiğini düşünüyorum. Türkiye’de çok fazla belgesel festivali yok, belgesel yarışmaları, Antalya Altın Portakal Film Festivali, İstanbul Film Festivali’nin yan bölümlerinde yer alıyor. Bu festivallerde birkaç ödül var. Belgeselcilerin Türkiye’de alabilecekleri tek kaynak, bildiğim kadarıyla Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın. Onun da artırılması gerekiyor. Artık film yapmak çok pahalı oldu. Belgeseller de tek bir kişiyle çekilmiyor.

Siz belgeselleri sinema filmi çeker gibi kalabalık bir ekiple çekiyorsunuz değil mi?
Aslında çok fazla televizyon belgeselleri de yaptım, TRT’ye ve Al Jazeera’ya çok fazla belgesel çektim. Onlarda daha küçük ekiplerle çalıştım fakat ‘Kovan’dan sonra bende sinema duygusu çok daha yüksek belgeseller yapma düşüncesi gelişti. En son yaptığım belgeseli biraz sinema filmi gibi çektim, Fransız görüntü yönetmeni Florent Herry ile beraber çalışma mutluluğunu paylaştık, onunla çalışmak çok keyifliydi. Gerçekten sinema duygusu olan bir belgesel çektim. Çünkü belgeselin de estetiğinin yüksek, kendine özgü bir sinema dilinin ve yüksek seyir duygusunun olması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü aksi takdirde televizyon estetiğine kayıyor ama film, filmdir. Belgesel ya da kurmaca bir filmin sinema duygusu yüksek olduğu zaman izleyiciler karakterlere ve o dünyanın içine daha fazla giriyor. En son belgeselle kurmaca arasında bir film yaptım; ismi ‘Bir Gün, 365 Saat’… 3 genç kızın İstanbul’da tutunma hikâyesini anlatıyor. Aslında başlarına kötü bir şey gelmiş, büyük bir acı çekmişler, bir tür eziyet yaşamışlar. Bir günün 365 saat olması da onlardan aldığım bir cümle…

Yaşadıklarından dolayı mı bir gün o kadar uzun gelmiş?
O kadar ağır bir şey yaşamışlar ki bir gün onlara 365 saat kadar uzun gelmiş fakat zaman içinde birbirlerini bulmuşlar, birbirlerine tutunmuşlar, birbirlerine aile olmuşlar ve birbirlerinden aldıkları cesaretle daha umutlanmaya başlamışlar. Daha sonra güzel insanlar karşılarına çıkmış ve bu sefer aynı terimi iyi günler için kullanmaya başlamışlar. Çünkü dopdolu yoğun bir gün, güzel olduğunda da çok uzun gelebilir, kötü olduğunda da…  Bununla ilgili bir belgesel. Çok heyecanlıyım, yolculuğu yeni başlıyor. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde Antalya Film Forum’da iki ödül aldık. ‘Work in Progress Platformu’na iki sahneyle katıldık. ‘Work in Progress’, gelişmekte olan filmlerin atölyelerinde filmden birkaç sahne gösterilen ve diğer yönetmenlerin de sahneleriyle yarıştıkları bir platform. Çok önemli uluslararası bir jürinin karşısına çıktık, belgesel çok güzel karşılandı ve dünyanın önemli festival direktörleriyle görüştük. Böylece güzel bir başlangıç oldu.

Belgesel filmlerinizi izleyicilere ulaştırmada sorun yaşıyor musunuz?
Aslında yolculuğum Kanada’da başladı. Kanada’da yaptığım ilk belgeseller Kanada televizyonlarında gösterildi ve önemli festivallerde ödüller aldı. ‘İsmi Güzide’ adlı halamın hikâyesinin izini sürdüğüm ilk belgeselim Kanada’nın önemli sinema salonlarında da vizyona girmişti.

Halanız cinayete mi kurban gitmiş? Ortada net bir şey yok ve olayı tam olarak siz de bilmiyorsunuz değil mi?
Gizemli bir cinayet var, ben de tam ne olduğunu bilmiyorum, bu belgeselde onun izini sürdüm. Evet. Aslında bir tür gizem hikâyesi. Biz ‘Murder mystery’ diyoruz. Aslında nüfusa kaydı bile olmayan, fotoğrafı bile çekilmemiş, öldüğü zaman  herhangi bir soruşturma açılmamış, mezar taşı bile olmayan, babaannemin ilk evliliğinden dünyaya gelen daha sonra da babaannemin bağlantısını kopartmak zorunda kaldığı halamın, Kanada’dan Diyarbakır’a izini sürdüm. O belgesel çok ses getirdi, ‘Hot Docs’ gibi çok önemli bir festivalde iki ödül aldı, sinemada bile vizyona girdi. Bir belgeselin Kanada sinemalarında vizyona girmesi oldukça değerli. Çok geniş kitlelere ulaştı. Türkiye’de o konuda biraz sıkıntı var. O yüzden belgeselleri sinematik yapmak gerekiyor ki sinemalarda da gösterime girebilsin. Mesela bir kedi belgeseli vardı, o çok izlendi ve sinemalarda da gösterildi. Bence belgeseller de geniş kitlelere ulaşmalı, mesajlarını mümkün olduğunca fazla izleyiciyle paylaşabilmeli ve bunun sonucunda onlarla sıcak bir ilişki kurmalı. O yüzden de gönüle, göze, kulağa da hitap etmeliler. Güzel olmalılar ki izleyiciler de onunla bir bağ kurabilsin. Merak ettirici olmalılar. En azından ben öylesini daha çok seviyorum.

İlk uzun metrajlı filminiz Meryem Üzerli’nin başrolünde olduğu ‘Kovan’dı. Filmi çekme fikri nasıl gelişti?
‘Kovan’, tam anlamıyla bir belgeselin içinden çıkmış bir proje. TRT Belgesel için şehirli çiftçilerle ilgili bir program dizisi hazırlıyordum. Hem sunucusuydum hem de bir bölümün yönetmenliğini yapmıştım. Türkiye’nin dört bir yanında şehirden doğaya dönmüş, huzur arayan, çiftçilikle uğraşmak isteyen, “ineklerim olsun, süt sağayım ama bir yandan da onlara klasik müzik dinleteyim” diyen şehirli insanlarla ilgili bir program dizisiydi. O program dizisinde karşılaştığım bir kadının hikâyesinden ilham alarak senaryoyu yazdım. Arıcı bir kadınla Doğu Karadeniz’de karşılaşmıştım. Doğu Karadeniz insanının o sert coğrafyada ayılarla karşılaşmaları, bunu bir yandan doğal bulup bir yandan orada bir hayatta kalma mücadelesi vermeleri çok ilgimi çekti ve anlatmaya değer bir hikâye olduğunu düşündüm. Kahve içerken yaptığımız bir sohbette çıkan fikir daha sonra güzel bir filme dönüştü, yolculuğu çok bereketli oldu, çok fazla coğrafyaya gitti, şimdi Netflix’te de gösterimde, bütün dünyada gösteriliyor ve bundan dolayı çok mutluyum.

Yeni bir uzun metraj film için yeni bir proje hazırlığı var mı?
‘Bir Gün 365 Saat’ de uzun metraj aslında ama şu an başka bir projem daha var. 11 sene sonra bahsettiğim, halamla ilgili olan belgeselin hikâyesinden yola çıkarak bir kurmaca kaleme aldım. Onun hazırlık sürecine başlayacağım. 

Uluslararası ve Türkiye’de gerçekleştirilen birçok festivalde ödüller aldınız, ödüllerin size geri dönüşü ne anlamda oluyor?
Bir şekilde bizim yaptığımız filmler, daha çok festival dünyalarının, festivallerin içinde doğan, büyüyen, gelişen ve tekrar festivallerde de izleyicilerle buluşan filmler oluyor. Daha sanatsal iddiası olan filmler yapıyoruz. Dünyada festivaller, sanatın konuşulduğu, sanatın değerlendirildiği, hem izleyicilerle, hem eleştirmenlerle, hem de basınla buluştuğu platformlar. Ödüller hem projenizin duyulmasına neden oluyor hem de bir yandan güzel bir heyecan oluyor. Sanat aslında bir vicdan, bir irade işi. İradeleri yarıştırmak ne kadar doğru bilmiyorum. Biz ticari filmler yapmıyoruz. Biz gönül için ruhumuzu ve kalbimizi koyarak işler yapıyoruz ve orada bu filmlerin ödül alması bence belli tartışmalar da yaşatıyor. Ödüllerin gerekçelerine bakmak lazım. Yeni bir dil ile bir hikâye anlatan, farklı bir biçimde anlatan ya da hiç bakılmamış bir konuya bakma cesaretinde bulunanlar gibi aslında bütün izleyicilerin de eleştirmenlerin de bütün sinema camiasının da yeniden sanatı ele aldığı ve düşündüğü platformlar oluyor. Tabii biz de kabul edilmiş ve değer görmüş hissediyoruz, ödüllerin böyle bir anlamı da oluyor. 

Kanada’da yüksek lisans teziniz “1980 Sonrası Türk Sineması’nın Kimlik Arayışı” başlığındaydı. Kimlik arayışının sonucunda ne olduğunu düşünüyorsunuz? Günümüzde Türk Sineması’nın konumunu nasıl değerlendirirsiniz?
Kanada’da yüksek lisansımın tezini “1980 Sonrası Türk Sineması’nın Kimlik Arayışı” üzerine yazmıştım. Fredric Jameson’ın, “bütün üçüncü dünya ülke romanlarının bir ulusal alegori anlatıyor” tezini tartışmak için yazmıştım. Şunu demek istiyor; “gelişmekte olan ülkelerdeki sanatçılar hep bir şekilde ülkenin metaforunu yaparlar, dertleri hep ülkeyledir, coğrafyayladır, biraz siyasi tutumları vardır.”  Böyle bir iddiası var. Ben de bunu biraz sinemaya uyarlayarak bir tezle tartışmıştım. Yılmaz Güney’in, Yeşim Ustaoğlu’nun, Zeki Demirkubuz’un filmlerine bakmıştım. 1990’ların sonu 2000’lerin başında yazılmış bir tez, onun üzerinden 20 sene geçti ve şimdi çok şey değişti. Türkiye’de sektörel olarak da kültürel ve sosyolojik olarak da çok şey değişti ama Türkiye hâlâ kendini arıyor. Biz çok fazla kendini arayan bir milletiz. Başka ülkelerde de aynı şey geçerlidir. Kimlik arayışı hâlâ var, bizim sinemamızda, taşraya dönüp, bir şekilde köklerini arayan, aidiyetini arayan filmlerin çoğunlukta olduğunu görüyoruz. Açıkçası hâlâ erkek sineması olduğunu düşünüyorum. Sinema, çok fazla, erkek karakterlerin kimlik bunalımlarıyla ve kimlik krizleriyle ilgili. Ama en son Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde de gördüğümüz gibi Türkiye’de kadın sesi daha fazla yükselmeye başladı. Kadın karakterlerin hikâyeleri daha önemsenmeye başladı, bu çok sevindirici. Türkiye’de ve dünyada bence kadın yönetmenlerden, kadın karakterlerden ve kadın hikâyelerinden daha fazla ses duyacağız. Ben burada çok güzel potansiyel görüyorum. Bu dönüşüme ihtiyacımız olduğunu ve ataerkil toplumun erkeklik krizi içerisindeki erkek hikâyelerinin biraz dönüşüm geçireceğini ümit ediyorum. Bakalım sinemamızda neler olacak.

Türk filmleri yabancı filmler karşısında daha çok izleniyor ki dünyada kendi yapımları yabancı yapımlardan daha çok izlenen birkaç ülke var. Siz bu durumu nasıl değerlendirirsiniz? Türk filmleri bu kadar gişe yaparken daha sık uzun metraj film yapmayı düşünüyor musunuz?
Türk halkı bir şekilde kendi kültürünü tüketmekten, kendi kültürüyle buluşmaktan çok büyük bir keyif alıyor. Öncelikli olarak kendi kültürel üretimlerini tercih ediyor gibi bir gözlemim var. ABD filmleri ve Hollywood sineması bütün dünyayı hegemonyaya almış durumda. Şimdi de Güney Kore’nin hegemonyasına gireceğiz gibi görünüyor. Güney Kore bu anlamda dünyaya meydan okuyor. ABD kadar olmasa da bütün dünyada bir Güney Kore hegemonyası başladı ama biz kendi üretimlerimizi, kendi dizilerimizi, kendi filmlerimizi izlemeyi seviyoruz. Pandemide bu durum oldukça baltalandı. Çünkü üretim bu süreçte çok zorlaştı. Bakalım tekrar sinemalara daha yoğun bir dönüş olduğunda nasıl üretimler olacak? İzleyicilerin sevdiği filmlerle eleştirmenlerin ve festivallerin sevdiği filmler arasında bir uçurum var. Bu uçurumun artık kapanması gerekiyor. Ben biraz daha sanatsal iddiası olan filmlerin de izleyicilerle buluşabilecek, sıcak bir bağ kurabilecek yapımlar olması gerektiğini düşünüyorum. Bu demek değildir ki hikâyeleri ticari formlar içerisinde anlatılmalı. Daha sürükleyici daha akıcı, daha merak uyandırıcı, izleyicilerin empati kurabileceği hikâyeler olabilir. Dünyada da örnekleri var; Bong Joon-Ho’un ‘Parasite’si hem gişe rekorları kıran hem de Altın Palmiye ve Oscar alan bir film.

Yurt dışında sanatsal film olup da gişede başarı sağlayan birçok film olduğunu biliyoruz. Örneğin o filmler Fransa’da çok izleniyor.
Fransa’da izlenir çünkü Fransız izleyicisi sanat filmlerini de izlemeye gidiyor. En son bir ‘Tout s’est Bien Passé’ adlı Sophie Marceau’nun oynadığı  Fransız filmini izledim. Çok etkileyici bir filmdi. İzleyicilerle sıcak bir ilişki kuracak ama sanatsal değeri de olan bir film. Film, filmdir. Zaten iyi bir film hem sanatsal bir değer taşır, hem de izleyicilerin duygusal olarak kalbine dokunabilir.

Festival filmlerinin sıkıcı olduğuna yönelik algı sizce nasıl yıkılır?
Evet, kesinlikle o algının yıkılması lazım. O tür filmleri yapma biçiminin de değişmesi lazım. Çünkü artık genç kuşak sürekli telefonuna bakıyor ve sabrı da çok az. Çok uzun ve çok durağan olan filmler izleyicileri biraz zorluyor. Bir örnek vermek gerekirse; en son Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde ‘En İyi Film Ödülü’nü kazanan Ferit Karahan’ın ‘Okul Tıraşı’nı izledim. Nefis bir film, son dönem Türkiye sinemasında en beğendiğim filmlerden biri oldu. Uluslararası Kazan Müslüman Film Festivali’nde de ‘En İyi Yönetmen Ödülü’nü Ferit Karahan’ın adına çıkıp almıştım çünkü o orada değildi ve Türkiye’den bir yönetmen olarak bana vermişlerdi. Çok akıcı, çok sürükleyici, heyecan verici ama aynı zamanda meselesi ve derdi çok derin bir film. Bana biraz Yılmaz Güney’in ‘Duvar’ını hatırlattı. Tabii ‘Duvar’ daha ağır bir film ama çok sahici, çok gerçekti ve ‘sanat filmi sıkıcıdır, sanat filmi durağandır’ algısını da yıkan bir film. ‘Okul Tıraşı’, tabii ki sanatsal olarak yapılmış bir film. Ticari amaçla yapılmamış ama gözünü kırpmadan izliyorsun. Çünkü çok yüksek bir tansiyon, bir gerilim var, çok akıcı bir film. Ben o anlamda Ferit’i de çok tebrik ettim.

Umarım Türkiye ve yurt dışında ödüller aldığı için ‘sıkıcı’ damgası yemez.
Bilmiyorum ama gittiği hiçbir festivalden ödülsüz dönmedi. Bence çok sevilecektir çünkü merak uyandıran ve gerilimi çok yüksek bir film.

Editörün Notu…
Sahneye ödül almaya çıkan birçok kişinin cümleleri nedense şöyle başlar; “Biliyorum, uzun konuşmalardan sıkılınır. Ben de uzun konuşmalardan sıkılırım. Sizleri gayet iyi anlıyorum. O yüzden burada sizi sıkmamak için uzun konuşmayacağım.” Bu şekilde başlayan bir konuşma, daha başından insanı fena halde sıkar. Zihinlerde şöyle bir düşünce oluşur; “Uzun konuşmayacağım diyorsun gereksiz cümlelerle uzatıyorsun.” Sonra o konuşma, neredeyse bir otobüsü dolduracak kadar kişiye olan teşekkür sunumuyla sonlandırılır.

Uzun konuşmalar, sadece bizim ülkemizdeki ödül törenlerinde yaşanan bir sorun değil. Tüm dünyanın örnek aldığı Akademi Ödülleri’nde de uzun yıllar bu konu sorun oldu, tartışıldı. 2016’da ödül alanların konuşma süresi 45 saniyeyle sınırlandırıldı. Bu sınırlama getirilmeden önce Akademi Ödülleri tarihinin en uzun konuşması 1943’te yapıldı. Greer Garson, ‘Mrs. Miniver’ filmiyle ‘En iyi Kadın Oyuncu’ ödülünü aldıktan sonra sahnede 5 dakika 15 saniyelik bir konuşma yaptı.

Akademi Ödülleri’nde ödül alanların Oscar heykelciğini kimden alacağından, yapacağı konuşmaya kadar bütün törenin provası yapılır. O yüzden çok nadiren görüen istisnalar dışında Akademi Ödülleri’nin töreni bir saat gibi tıkır tıkır işler. Ülkemizdeki ödül törenlerinin hiçbirinde prova yapılmaz. Bir harala gürele içinde gerçekleştirilen törenlerde ödülleri takdim edecek kişiler çoğu zaman son anda belli olur. Törenin sonunda gazetecilerin “Lütfen buraya bakar mısınız?” seslenmesine kayıtsız kalarak ödül alanların sahnede “Bir ara görüşelim, kahve içelim” içerikli sohbet etmelerine de bir türlü anlam veremiyorum.

BAKMADAN GEÇME

Eylem Kaftan, felsefe öğrenimi gördüğü Boğaziçi Üniversitesi’nin sinema kulübüne üye olduktan bir süre sonra meslek değişikliğine gitti.
Mezun olduktan sonra kariyerini sinema üzerine başlatan Eylem Kaftan, Türkiye’de Ömer Kavur, Yavuz Turgul ve Barış Pirhasan‘dan dersler aldıktan sonra Kanada’ya giderek yüksek lisans yaptı.
Belgesel filmlerle bezeli yönetmenlik ve senaristlik kariyerinde kısa ve uzun metraj film çalışmaları da olan Eylem Kaftan, Türkiye ve yurt dışında birçok ödül kazandı.

Habertürk HT Stüdyo’da Mehmet Çalışkan’ın konuğu olan Eylem Kaftan, ödüllerini almak için birçok kez sahneye çıkmasından yola çıkarak Tamer Karadağlı ile Nihal Yalçın arasında yaşanan tartışmayla ilgili olarak “Siz hiç Nihal Yalçın’ın yaşadığı duruma düştünüz mü? Siz olsaydınız ne yapardınız?” şeklindeki soruya “Çok abartıldı. Bence son yılların en iyi filmi ‘Okul Tıraşı’, diğer filmler, oyuncular, yönetmenler, senaristler, görüntü yönetmenleri ve ödül kazanan herkes bu olayın gölgesinde kaldı” sözleriyle cevap verdi.

Son günlerin olayıyla başlayalım. Birçok ödül kazandınız. Bu nedenle birçok kez sahneye çıktınız. Siz hiç Nihal Yalçın’ın yaşadığı duruma düştünüz mü? Siz olsaydınız ne yapardınız?
İnsan ödül almaya çıktığında çok heyecanlanıyor. Kamera önünde çok rahat olmama rağmen sahneye çıktığımda ben de çok heyecanlanıyorum. O an geldiğinde avuç içlerim terliyor, kalbim çarpıyor, bacaklarım ve ellerim titriyor. Bir sanatçının ödül almak için sahneye çıktığı zaman yaşadığı o heyecanı anlayabiliyorum. Nihal Yalçın’ın Tamer Karadağlı’ya dönüp “Artık sus mu diyorsunuz?” demesini takdir ettim. Bir sanatçının uğruna çok emek verdiği bir çalışmasının sonucunu görmesiyle yaşadığı heyecanı anlamak lazım. Tamer Karadağlı’nın biraz daha sabır göstermesi, konuşmanın bitmesini beklemesi gerekiyordu. Ödül töreni bittikten sonra bu durumun gerginleşmesini, kutuplaşmasını ve günlerce tartışılmasını doğru bulmuyorum. Herkesin ara sıra sahnede belli ölçülerde saçmalama hakkı vardır. Çünkü insan orada çok heyecanlanıyor. Tamer Karadağlı, sabırsız davranmış olabilir ama sonrasında yaptığı açıklamaları yersiz buldum. Birbirimizi kutuplaştırmadan, bir arada olmamız gerektiğini düşünüyorum. Nihal Yalçın, ödül töreninde bence doğru olanı yaptı, “Artık sus mu diyorsunuz?”u esprili bir şekilde söyledi. Beden dili de öyle olduğunu gösteriyordu. Tamer Karadağlı’yı da bu kadar yerden yere vurmak da yersiz. Neden bu kadar kutuplaşıyoruz? Acaba fazla mı abartıyoruz? Birbirimize biraz daha hoşgörülü yaklaşsak fena mı olur? Biraz üslup problemimiz var. Sonuç olarak bu olay çok abartıldı. Bence son yılların en iyi filmi ‘Okul Tıraşı’, ‘Altın Portakal’a layık görülen diğer filmler, oyuncular, yönetmenler, senaristler, görüntü yönetmenleri ve ödül kazanan herkes bu olayın gölgesinde kaldı. Bu olayda en büyük zararı onlar gördü.

Boğaziçi Üniversitesi’nde felsefe okurken bir anda sinemaya yöneldiniz. Sinemaya yönelme fikri nasıl ortaya çıktı?
Boğaziçi Üniversitesi, sadece akademik eğitimiyle değil aynı zamanda kulüp faaliyetleriyle ve kampüs içindeki etkinlikleriyle de çok zengin bir kampüs kültürüne sahip bir üniversite. Biz de sinema  ve fotoğrafçılık kulüplerinde pek çok aktivite yapıyorduk. Benim sinema tutkumun tam anlamıyla sinema kulübünden çıktığını söyleyebilirim. O zamanlar VHS kasetle Avrupa’dan bir takım filmlerin arşivleri toplanıyordu ve bir grup sinema kulübü öğrencisi ve tutkulu sinefiller olarak İtalyan sineması, yeni gerçekçi sinema gibi yeni dalga akımının filmlerini izliyorduk. Her hafta onları tartışarak, onlar üzerine yazılar yazarak sinemayı anlama ve öğrenme çabasındaydık. Sinema tutkum böyle gelişti.

Üniversiteye girmeden önce sinemaya ilginiz var mıydı?
Üniversiteye girmeden önce sinemaya o kadar ilgim yoktu. Zaten 16 – 17 yaşındaydım. Liseden yeni çıkmış, daha yeni ergenlikte olan bir genç kızdım. Zaten hayata başladığım yer, tam anlamıyla Boğaziçi Üniversitesi oldu. Ufkumu açan sinemayla, tiyatroyla, uluslararası ilişkilerle beni tanıştıran, hayata adım attığım yer Boğaziçi Üniversitesi’dir.

Kısa film çektiniz, ardından Kanada’ya gittiniz. Orada da sinema eğitimi aldınız değil mi?
İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde Sinema Yüksek Lisans Bölümü açılmıştı, oraya birincilikle giren ilk öğrenciyim. Önce orada bir dönem okudum, sonra Kanada’da başka bir yüksek lisans bölümünden bir kabul aldım. Orada asistanlık yapmaya başladım ve o zamanlar çok değerli hocaların öğrencisi olma şansım oldu. Barış Pirhasan’dan yönetmenlik, Yavuz Turgul ve rahmetli Ömer Kavur’dan senaryo dersi almıştım. İlk yaptığım belgesel, orada ilk kez elimi kameraya dokundurduğum işim ‘Romen Berber’ belgeseliydi. Bilgi Üniversitesi Kuştepe kampüsündeydi o zaman ve karşımda Romen bir kuaför vardı, ben de onun belgeselini yaptım. İlk belgeselim odur. Barış Pirhasan’ın dersiydi ve çok da beğenmişti. Hemen oradan Kanada’ya  geçtim, Toronto’da sinema yüksek lisansına başladım.

Kariyerinize belgesel filmlerle başladınız ve çok sayıda belgesel film çekip çok fazla da ödül aldınız. Sizi belgesel film çekmeye yönlendiren ana etkenler neler oldu?
Aslında hayat bazen bir seri tesadüften oluşuyor ama o tesadüflerin arkasında da bizi neredeyse kaderimize yönlendiren hayatın kendine özgü bir takım dinamikleri var. Evet, aslında ben o dönemler belgeselci olmayı düşünmüyordum ya da o zamanlar belgesellerle ilgili çok fazla bilgim yoktu. 1990’ların sinema kültürü içerisinde sinema yapmak istiyordum ama bu çok uzak bir hayaldi. Çünkü o zamanlar çok daha zordu. İmkanlar zordu, kültür bakanlığı fonları yoktu, ben daha çok gençtim. Kanada’da sinema okumam büyük bir şans, oranın belgesel kültürü çok gelişmiş, çok fazla imkan var, belgeselcilerin önünde çok fazla kapılar açılıyor. Bugün bir sinema filminin bütçesiyle orada bir belgesel çekebiliyorsunuz. Kanada özellikle bizim gibi farklı coğrafyalardan gelmiş insanlara da kucak açıyor ve onların hikâyelerine değer veriyor. Benim için bu yolculuk deprem belgeseliyle başladı. 1999’da öğrenciyken, deprem benim çocukluğumu geçirdiğim bölgeleri vurdu, ne yapacağımı bilemedim ve o çaresizlik içinde yapabildiğim tek şey kamerayı Değirmendere, Çınarcık gibi yıkımın çok yüksek olduğu ve benim çocukluğumu geçirdiğim yerlere yöneltmekti. Daha projenin ne olduğunu bilmeden yola çıkarak yaptığım o ilk belgeselim olan ‘Bak Devlet Baba’, birkaç ödül alınca ve ben de yaparak bir şeyler öğrenince bir cesaret geldi. Onun üzerine belgeseller yapmaya başladım. Kanada’da çok önemli kurumlardan destek aldım, ‘National Film Board of Canada’ adlı kuruma ve Kanada televizyonlarına ilk belgesellerimi yaptım ve o şekilde devam ettim.

Türkiye’de durum nedir? Festivallerde belgesel filmler biraz ikinci planda kalıyor. Para ödülü bazılarında var çoğunda yok. Türkiye’de belgesel filmlere karşı ilgi ne durumda?
Ne yazık ki burada Kanada’daki gibi ortamlar yok. Aslında ülkemiz, coğrafyamız tam anlamıyla bir belgesel cenneti. İnanılmaz zengin, çatışmalı hikâyelerle ve karakterlerle dolu çok farklı coğrafyaların ve kültürlerin kesişiminde olduğumuz, çok farklı toplumsal dinamiklerimiz de olduğu için tam anlamıyla bir belgesel cenneti. Ne var ki kaynaklar biraz yetersiz, belgesele daha fazla değer verilmesi gerektiğini düşünüyorum. Türkiye’de çok fazla belgesel festivali yok, belgesel yarışmaları, Antalya Altın Portakal Film Festivali, İstanbul Film Festivali’nin yan bölümlerinde yer alıyor. Bu festivallerde birkaç ödül var. Belgeselcilerin Türkiye’de alabilecekleri tek kaynak, bildiğim kadarıyla Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın. Onun da artırılması gerekiyor. Artık film yapmak çok pahalı oldu. Belgeseller de tek bir kişiyle çekilmiyor.

Siz belgeselleri sinema filmi çeker gibi kalabalık bir ekiple çekiyorsunuz değil mi?
Aslında çok fazla televizyon belgeselleri de yaptım, TRT’ye ve Al Jazeera’ya çok fazla belgesel çektim. Onlarda daha küçük ekiplerle çalıştım fakat ‘Kovan’dan sonra bende sinema duygusu çok daha yüksek belgeseller yapma düşüncesi gelişti. En son yaptığım belgeseli biraz sinema filmi gibi çektim, Fransız görüntü yönetmeni Florent Herry ile beraber çalışma mutluluğunu paylaştık, onunla çalışmak çok keyifliydi. Gerçekten sinema duygusu olan bir belgesel çektim. Çünkü belgeselin de estetiğinin yüksek, kendine özgü bir sinema dilinin ve yüksek seyir duygusunun olması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü aksi takdirde televizyon estetiğine kayıyor ama film, filmdir. Belgesel ya da kurmaca bir filmin sinema duygusu yüksek olduğu zaman izleyiciler karakterlere ve o dünyanın içine daha fazla giriyor. En son belgeselle kurmaca arasında bir film yaptım; ismi ‘Bir Gün, 365 Saat’… 3 genç kızın İstanbul’da tutunma hikâyesini anlatıyor. Aslında başlarına kötü bir şey gelmiş, büyük bir acı çekmişler, bir tür eziyet yaşamışlar. Bir günün 365 saat olması da onlardan aldığım bir cümle…

Yaşadıklarından dolayı mı bir gün o kadar uzun gelmiş?
O kadar ağır bir şey yaşamışlar ki bir gün onlara 365 saat kadar uzun gelmiş fakat zaman içinde birbirlerini bulmuşlar, birbirlerine tutunmuşlar, birbirlerine aile olmuşlar ve birbirlerinden aldıkları cesaretle daha umutlanmaya başlamışlar. Daha sonra güzel insanlar karşılarına çıkmış ve bu sefer aynı terimi iyi günler için kullanmaya başlamışlar. Çünkü dopdolu yoğun bir gün, güzel olduğunda da çok uzun gelebilir, kötü olduğunda da…  Bununla ilgili bir belgesel. Çok heyecanlıyım, yolculuğu yeni başlıyor. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde Antalya Film Forum’da iki ödül aldık. ‘Work in Progress Platformu’na iki sahneyle katıldık. ‘Work in Progress’, gelişmekte olan filmlerin atölyelerinde filmden birkaç sahne gösterilen ve diğer yönetmenlerin de sahneleriyle yarıştıkları bir platform. Çok önemli uluslararası bir jürinin karşısına çıktık, belgesel çok güzel karşılandı ve dünyanın önemli festival direktörleriyle görüştük. Böylece güzel bir başlangıç oldu.

Belgesel filmlerinizi izleyicilere ulaştırmada sorun yaşıyor musunuz?
Aslında yolculuğum Kanada’da başladı. Kanada’da yaptığım ilk belgeseller Kanada televizyonlarında gösterildi ve önemli festivallerde ödüller aldı. ‘İsmi Güzide’ adlı halamın hikâyesinin izini sürdüğüm ilk belgeselim Kanada’nın önemli sinema salonlarında da vizyona girmişti.

Halanız cinayete mi kurban gitmiş? Ortada net bir şey yok ve olayı tam olarak siz de bilmiyorsunuz değil mi?
Gizemli bir cinayet var, ben de tam ne olduğunu bilmiyorum, bu belgeselde onun izini sürdüm. Evet. Aslında bir tür gizem hikâyesi. Biz ‘Murder mystery’ diyoruz. Aslında nüfusa kaydı bile olmayan, fotoğrafı bile çekilmemiş, öldüğü zaman  herhangi bir soruşturma açılmamış, mezar taşı bile olmayan, babaannemin ilk evliliğinden dünyaya gelen daha sonra da babaannemin bağlantısını kopartmak zorunda kaldığı halamın, Kanada’dan Diyarbakır’a izini sürdüm. O belgesel çok ses getirdi, ‘Hot Docs’ gibi çok önemli bir festivalde iki ödül aldı, sinemada bile vizyona girdi. Bir belgeselin Kanada sinemalarında vizyona girmesi oldukça değerli. Çok geniş kitlelere ulaştı. Türkiye’de o konuda biraz sıkıntı var. O yüzden belgeselleri sinematik yapmak gerekiyor ki sinemalarda da gösterime girebilsin. Mesela bir kedi belgeseli vardı, o çok izlendi ve sinemalarda da gösterildi. Bence belgeseller de geniş kitlelere ulaşmalı, mesajlarını mümkün olduğunca fazla izleyiciyle paylaşabilmeli ve bunun sonucunda onlarla sıcak bir ilişki kurmalı. O yüzden de gönüle, göze, kulağa da hitap etmeliler. Güzel olmalılar ki izleyiciler de onunla bir bağ kurabilsin. Merak ettirici olmalılar. En azından ben öylesini daha çok seviyorum.

İlk uzun metrajlı filminiz Meryem Üzerli’nin başrolünde olduğu ‘Kovan’dı. Filmi çekme fikri nasıl gelişti?
‘Kovan’, tam anlamıyla bir belgeselin içinden çıkmış bir proje. TRT Belgesel için şehirli çiftçilerle ilgili bir program dizisi hazırlıyordum. Hem sunucusuydum hem de bir bölümün yönetmenliğini yapmıştım. Türkiye’nin dört bir yanında şehirden doğaya dönmüş, huzur arayan, çiftçilikle uğraşmak isteyen, “ineklerim olsun, süt sağayım ama bir yandan da onlara klasik müzik dinleteyim” diyen şehirli insanlarla ilgili bir program dizisiydi. O program dizisinde karşılaştığım bir kadının hikâyesinden ilham alarak senaryoyu yazdım. Arıcı bir kadınla Doğu Karadeniz’de karşılaşmıştım. Doğu Karadeniz insanının o sert coğrafyada ayılarla karşılaşmaları, bunu bir yandan doğal bulup bir yandan orada bir hayatta kalma mücadelesi vermeleri çok ilgimi çekti ve anlatmaya değer bir hikâye olduğunu düşündüm. Kahve içerken yaptığımız bir sohbette çıkan fikir daha sonra güzel bir filme dönüştü, yolculuğu çok bereketli oldu, çok fazla coğrafyaya gitti, şimdi Netflix’te de gösterimde, bütün dünyada gösteriliyor ve bundan dolayı çok mutluyum.

Yeni bir uzun metraj film için yeni bir proje hazırlığı var mı?
‘Bir Gün 365 Saat’ de uzun metraj aslında ama şu an başka bir projem daha var. 11 sene sonra bahsettiğim, halamla ilgili olan belgeselin hikâyesinden yola çıkarak bir kurmaca kaleme aldım. Onun hazırlık sürecine başlayacağım. 

Uluslararası ve Türkiye’de gerçekleştirilen birçok festivalde ödüller aldınız, ödüllerin size geri dönüşü ne anlamda oluyor?
Bir şekilde bizim yaptığımız filmler, daha çok festival dünyalarının, festivallerin içinde doğan, büyüyen, gelişen ve tekrar festivallerde de izleyicilerle buluşan filmler oluyor. Daha sanatsal iddiası olan filmler yapıyoruz. Dünyada festivaller, sanatın konuşulduğu, sanatın değerlendirildiği, hem izleyicilerle, hem eleştirmenlerle, hem de basınla buluştuğu platformlar. Ödüller hem projenizin duyulmasına neden oluyor hem de bir yandan güzel bir heyecan oluyor. Sanat aslında bir vicdan, bir irade işi. İradeleri yarıştırmak ne kadar doğru bilmiyorum. Biz ticari filmler yapmıyoruz. Biz gönül için ruhumuzu ve kalbimizi koyarak işler yapıyoruz ve orada bu filmlerin ödül alması bence belli tartışmalar da yaşatıyor. Ödüllerin gerekçelerine bakmak lazım. Yeni bir dil ile bir hikâye anlatan, farklı bir biçimde anlatan ya da hiç bakılmamış bir konuya bakma cesaretinde bulunanlar gibi aslında bütün izleyicilerin de eleştirmenlerin de bütün sinema camiasının da yeniden sanatı ele aldığı ve düşündüğü platformlar oluyor. Tabii biz de kabul edilmiş ve değer görmüş hissediyoruz, ödüllerin böyle bir anlamı da oluyor. 

Kanada’da yüksek lisans teziniz “1980 Sonrası Türk Sineması’nın Kimlik Arayışı” başlığındaydı. Kimlik arayışının sonucunda ne olduğunu düşünüyorsunuz? Günümüzde Türk Sineması’nın konumunu nasıl değerlendirirsiniz?
Kanada’da yüksek lisansımın tezini “1980 Sonrası Türk Sineması’nın Kimlik Arayışı” üzerine yazmıştım. Fredric Jameson’ın, “bütün üçüncü dünya ülke romanlarının bir ulusal alegori anlatıyor” tezini tartışmak için yazmıştım. Şunu demek istiyor; “gelişmekte olan ülkelerdeki sanatçılar hep bir şekilde ülkenin metaforunu yaparlar, dertleri hep ülkeyledir, coğrafyayladır, biraz siyasi tutumları vardır.”  Böyle bir iddiası var. Ben de bunu biraz sinemaya uyarlayarak bir tezle tartışmıştım. Yılmaz Güney’in, Yeşim Ustaoğlu’nun, Zeki Demirkubuz’un filmlerine bakmıştım. 1990’ların sonu 2000’lerin başında yazılmış bir tez, onun üzerinden 20 sene geçti ve şimdi çok şey değişti. Türkiye’de sektörel olarak da kültürel ve sosyolojik olarak da çok şey değişti ama Türkiye hâlâ kendini arıyor. Biz çok fazla kendini arayan bir milletiz. Başka ülkelerde de aynı şey geçerlidir. Kimlik arayışı hâlâ var, bizim sinemamızda, taşraya dönüp, bir şekilde köklerini arayan, aidiyetini arayan filmlerin çoğunlukta olduğunu görüyoruz. Açıkçası hâlâ erkek sineması olduğunu düşünüyorum. Sinema, çok fazla, erkek karakterlerin kimlik bunalımlarıyla ve kimlik krizleriyle ilgili. Ama en son Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde de gördüğümüz gibi Türkiye’de kadın sesi daha fazla yükselmeye başladı. Kadın karakterlerin hikâyeleri daha önemsenmeye başladı, bu çok sevindirici. Türkiye’de ve dünyada bence kadın yönetmenlerden, kadın karakterlerden ve kadın hikâyelerinden daha fazla ses duyacağız. Ben burada çok güzel potansiyel görüyorum. Bu dönüşüme ihtiyacımız olduğunu ve ataerkil toplumun erkeklik krizi içerisindeki erkek hikâyelerinin biraz dönüşüm geçireceğini ümit ediyorum. Bakalım sinemamızda neler olacak.

Türk filmleri yabancı filmler karşısında daha çok izleniyor ki dünyada kendi yapımları yabancı yapımlardan daha çok izlenen birkaç ülke var. Siz bu durumu nasıl değerlendirirsiniz? Türk filmleri bu kadar gişe yaparken daha sık uzun metraj film yapmayı düşünüyor musunuz?
Türk halkı bir şekilde kendi kültürünü tüketmekten, kendi kültürüyle buluşmaktan çok büyük bir keyif alıyor. Öncelikli olarak kendi kültürel üretimlerini tercih ediyor gibi bir gözlemim var. ABD filmleri ve Hollywood sineması bütün dünyayı hegemonyaya almış durumda. Şimdi de Güney Kore’nin hegemonyasına gireceğiz gibi görünüyor. Güney Kore bu anlamda dünyaya meydan okuyor. ABD kadar olmasa da bütün dünyada bir Güney Kore hegemonyası başladı ama biz kendi üretimlerimizi, kendi dizilerimizi, kendi filmlerimizi izlemeyi seviyoruz. Pandemide bu durum oldukça baltalandı. Çünkü üretim bu süreçte çok zorlaştı. Bakalım tekrar sinemalara daha yoğun bir dönüş olduğunda nasıl üretimler olacak? İzleyicilerin sevdiği filmlerle eleştirmenlerin ve festivallerin sevdiği filmler arasında bir uçurum var. Bu uçurumun artık kapanması gerekiyor. Ben biraz daha sanatsal iddiası olan filmlerin de izleyicilerle buluşabilecek, sıcak bir bağ kurabilecek yapımlar olması gerektiğini düşünüyorum. Bu demek değildir ki hikâyeleri ticari formlar içerisinde anlatılmalı. Daha sürükleyici daha akıcı, daha merak uyandırıcı, izleyicilerin empati kurabileceği hikâyeler olabilir. Dünyada da örnekleri var; Bong Joon-Ho’un ‘Parasite’si hem gişe rekorları kıran hem de Altın Palmiye ve Oscar alan bir film.

Yurt dışında sanatsal film olup da gişede başarı sağlayan birçok film olduğunu biliyoruz. Örneğin o filmler Fransa’da çok izleniyor.
Fransa’da izlenir çünkü Fransız izleyicisi sanat filmlerini de izlemeye gidiyor. En son bir ‘Tout s’est Bien Passé’ adlı Sophie Marceau’nun oynadığı  Fransız filmini izledim. Çok etkileyici bir filmdi. İzleyicilerle sıcak bir ilişki kuracak ama sanatsal değeri de olan bir film. Film, filmdir. Zaten iyi bir film hem sanatsal bir değer taşır, hem de izleyicilerin duygusal olarak kalbine dokunabilir.

Festival filmlerinin sıkıcı olduğuna yönelik algı sizce nasıl yıkılır?
Evet, kesinlikle o algının yıkılması lazım. O tür filmleri yapma biçiminin de değişmesi lazım. Çünkü artık genç kuşak sürekli telefonuna bakıyor ve sabrı da çok az. Çok uzun ve çok durağan olan filmler izleyicileri biraz zorluyor. Bir örnek vermek gerekirse; en son Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde ‘En İyi Film Ödülü’nü kazanan Ferit Karahan’ın ‘Okul Tıraşı’nı izledim. Nefis bir film, son dönem Türkiye sinemasında en beğendiğim filmlerden biri oldu. Uluslararası Kazan Müslüman Film Festivali’nde de ‘En İyi Yönetmen Ödülü’nü Ferit Karahan’ın adına çıkıp almıştım çünkü o orada değildi ve Türkiye’den bir yönetmen olarak bana vermişlerdi. Çok akıcı, çok sürükleyici, heyecan verici ama aynı zamanda meselesi ve derdi çok derin bir film. Bana biraz Yılmaz Güney’in ‘Duvar’ını hatırlattı. Tabii ‘Duvar’ daha ağır bir film ama çok sahici, çok gerçekti ve ‘sanat filmi sıkıcıdır, sanat filmi durağandır’ algısını da yıkan bir film. ‘Okul Tıraşı’, tabii ki sanatsal olarak yapılmış bir film. Ticari amaçla yapılmamış ama gözünü kırpmadan izliyorsun. Çünkü çok yüksek bir tansiyon, bir gerilim var, çok akıcı bir film. Ben o anlamda Ferit’i de çok tebrik ettim.

Umarım Türkiye ve yurt dışında ödüller aldığı için ‘sıkıcı’ damgası yemez.
Bilmiyorum ama gittiği hiçbir festivalden ödülsüz dönmedi. Bence çok sevilecektir çünkü merak uyandıran ve gerilimi çok yüksek bir film.

Editörün Notu…
Sahneye ödül almaya çıkan birçok kişinin cümleleri nedense şöyle başlar; “Biliyorum, uzun konuşmalardan sıkılınır. Ben de uzun konuşmalardan sıkılırım. Sizleri gayet iyi anlıyorum. O yüzden burada sizi sıkmamak için uzun konuşmayacağım.” Bu şekilde başlayan bir konuşma, daha başından insanı fena halde sıkar. Zihinlerde şöyle bir düşünce oluşur; “Uzun konuşmayacağım diyorsun gereksiz cümlelerle uzatıyorsun.” Sonra o konuşma, neredeyse bir otobüsü dolduracak kadar kişiye olan teşekkür sunumuyla sonlandırılır.

Uzun konuşmalar, sadece bizim ülkemizdeki ödül törenlerinde yaşanan bir sorun değil. Tüm dünyanın örnek aldığı Akademi Ödülleri’nde de uzun yıllar bu konu sorun oldu, tartışıldı. 2016’da ödül alanların konuşma süresi 45 saniyeyle sınırlandırıldı. Bu sınırlama getirilmeden önce Akademi Ödülleri tarihinin en uzun konuşması 1943’te yapıldı. Greer Garson, ‘Mrs. Miniver’ filmiyle ‘En iyi Kadın Oyuncu’ ödülünü aldıktan sonra sahnede 5 dakika 15 saniyelik bir konuşma yaptı.

Akademi Ödülleri’nde ödül alanların Oscar heykelciğini kimden alacağından, yapacağı konuşmaya kadar bütün törenin provası yapılır. O yüzden çok nadiren görüen istisnalar dışında Akademi Ödülleri’nin töreni bir saat gibi tıkır tıkır işler. Ülkemizdeki ödül törenlerinin hiçbirinde prova yapılmaz. Bir harala gürele içinde gerçekleştirilen törenlerde ödülleri takdim edecek kişiler çoğu zaman son anda belli olur. Törenin sonunda gazetecilerin “Lütfen buraya bakar mısınız?” seslenmesine kayıtsız kalarak ödül alanların sahnede “Bir ara görüşelim, kahve içelim” içerikli sohbet etmelerine de bir türlü anlam veremiyorum.

YORUM YAP

YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.

sperrmüll abgeben

Taksim escort Etiler escort Nişantaşı escort Ortaköy escort Aksaray escort Cihangir escort Beşiktaş escort Levent escort Beyoğlu escort Zeytinburnu escort Bağcılar escort Merter escort Haramidere escort Yenibostan escort Silivri escort Küçükçekmece escort Büyükçekmece escort Çağlayan escort Topkapı escort Dubai escort privatmodelle berlin Seks hikayeleri Seks hikayeleri backlink seo